Breaking News

Yazmak, Kültür ve Medeniyet İlişkisi

Yazmak, Kültür ve Medeniyet İlişkisi

Edebiyat üretimi dile yaslanır. Dil kültürün en temel unsurlarından biridir. Sanatçıyı içinde yaşadığı kültür ve medeniyet besler. Bilhassa bakış açısını, kimliğini içinde yaşadığı toplum şekillendirir. Elbette yazar içinde bulunduğu kültürün olumlu ve olumsuz yönlerini irdeler ve tıkanan noktaları açmaya çalışır ya da bütün bu aksayan yönlere kayıtsız da kalabilir. Fakat döneminden bağımsız yazar düşünemeyiz. Sanat eserlerini anlamak için medeniyetleri ve kültürleri bilmek gerekir. Sanatçılar hem milli hem de evrensel olabilirler, bütün bu eylemeleri yaparken insana dair temel duyguları anlattıkları için evrenselleşirler, fakat burada elbette yine kendi bakış açılarıyla var olurlar. İnsana özgü bazı temel duygu, durum ve davranışlar, neredeyse tüm dünyaya mal olmuş edebiyat karakterleriyle özdeşleşmiştir. Bu sebepledir ki, aşk deyince hemen akla Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i veya kıskançlık deyince Othello’su gelir; suç ve vicdani hesaplaşma deyince Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, ölümüne hırs deyince Moby-Dick’in Kaptan Ahab’ı, ihanet deyince Shakespeare’in Macbeth’i, yabancılaşma deyince Kafka’nın bir sabah uyandığında kendini bir böcek olarak bulan Gregor Samsa’sı hemen hatırlanır. Oblomov, tembelliğin ve uyuşukluğun adıdır. Hatta öyle ki Gonçarov bu romanı ile tembellikle özdeşleşen bir terim kazandırmıştır literatürlere “Oblomovluk”. Elbette bu eserlere bakıldığında sanatçı kendi kültüründen beslenerek temel duyguları anlatıyor. Bu durum da zaten yazarın bir üslup ve karakter ortaya koymasını sağlıyor. Bizim kadim edebiyatımıza baktığımızda maddeden bir uzaklaşma ve soyut olana doğru yani Leyla’dan Mevla’ya gidişi görürüz ve daha çok saadeti kayıp cennette ararız. İran edebiyatının bir yas kültürünün tezahürü olduğunu biliriz. Yazarın yazdıklarını besleyen şey kültür ve medeniyettir. Bu yüzden bir eseri anlamak için yazarın biyografisine bakarız. Kültür ve medeniyetleri dünyanın farklı karakterleri gibi düşünebiliriz. Saygı çerçevesi içinde bu bir zenginliktir. Aşka, nefrete, ayrılığa, ölüme, ihanete, yalnızlığa, yabancılaşmaya, sevgiye, vefaya, vb. değişik kültürler üzerinden yazarların bu temel duygulara farklı yorumları çok kıymetlidir. Bu durum yüce anlama ulaşmamız için de gereklidir.
Yazarın milli olması ortaya bir karakter koymasını sağlar. Demem o ki milli olmadan evrensel olmayız. Yazar, bu duruş ve kültürel birikim üzerinden zaten farkını ortaya koyar. ? Bizim edebiyatımıza baktığımızda klasik dönem için soyutlamaya yaslanan ve anlamsal açıdan hümanizm çizgisinde olduğunu söyleyebiliriz. Modern dönem olarak bakacak isek Doğu-Batı sentezi diyebiliriz. Ciddi bir coğrafya, kültür ve medeniyetsel birikimiz ortada, fakat bu birikimin meyvelerini önümüzdeki elli- yüz yıl içinde vereceğini düşünüyorum ve bu yaşadığımız medeniyet travmasından böylelikle çıkacağımızı düşünüyorum. Üstelik bu çalışmaların bizim karakterimizi daha çok ortaya koyan eserler olacağı ortadadır.


Bunlarla birlikte yazar, edebiyat değeri olan bir eser üretebilmişse zaten evrenselliğe ulaşmış demektir. Bir yazarın üslubu, yaratıcılığı yoksa, eserin edebi bir niteliği zayıfsa, hangi milletten olursa olsun yaşayamaz. Herhangi bir millete mensup olması tek başına yazarın eserini kıymetli yapamaz. Kıymetli olan gerçek edebiyat eserine ulaşmaktır. Belli milletlerden olmanın avantajı şudur, içinde bulunduğu kültür ve medeniyet sanata ve sanatçıya maddi-manevi destek çıkması, sanatçının hem daha iyisini üretmesi hem de uluslararası daha hızlı tanınmasını sağlamasıdır. Bu durum edebiyat tarihi açısından da önemlidir. Bir yazarı okurken o ülkenin tarihini ve diğer yazarlarını tanımak bilinçli bir okumadır. Şöyle düşünürsek: Yabancı bir okur bizim edebiyat tarihimizi ve kültürümüzü bilmezse doğrudan yazarla karşılaşacaktır, bu da haliyle yeterli bir okuma olmayacaktır. Bu durum da yine yazarlığın kültür ve medeniyet ilişkisini bir kez daha ortaya koyar. Bu yüzden ülkelerin kültür politikaları çok önemlidir. Biz birçok ülkeyi, birçok duyguyu, birçok ideolojiyi edebiyat eserleri sayesinde tanımışızdır. Amerikan edebiyatının babası olarak kabul edilen yazar Mark Twain’i tanımak Amerika’yı tanımaktır. Shakespear’i tanımak İngiltere’yi tanımaktır. Yazı dilini halkın diliyle oluşturmuş olan Dante, İtalyan edebiyatının kurucusu sayılır. Goethe’yi tanımak Almanya’yı tanımak demektir. Dostoyevski’yi tanımak Rusya’yı tanımaktır. Montaigne’ni tanımak Fransa’yı tanımaktır. Firdevs’i, Hafızı, Sadi Şiraz’ı tanımak İran’ı tanımaktır. Yunus Emre’yi, Mevlana’yı tanımak kendimizi tanımak demektir. Hatta bazı yazarlar kendi kültür ve medeniyet bakışına ters düşse bile, dışardan bakan biri için bu çok fark etmeyecektir. Sanatçılar hayata farklı açılardan bakabilirler, hatta o ülkenin değerlerini toptan reddedebilirler bu durum yazarı, kültürün ve medeniyetin dışına atmaz, çünkü kültür büyüyen bir şeydir ve bazen sınırlar aşılarak büyüme veya anlam zenginleşmesi olur. Çünkü tekâmül durağanlığı medeniyetler için tehlikedir. Bir şeye son noktayı kayarsanız orada gelişim durur. Tabii ki bütün bu süreçler fikirsel derinlikle ve saygı çerçevesi içinde olmalıdır. Toplumun milli-manevi değerlerine küfretmek ya da Zemzem suyuna işemek kişiyi gündem yapabilir, fakat asla kalıcı ve meşhur yapamaz. Ancak doğrular ve edebiyat değeri olan eserler yaşarlar. Fakat iyi yazmak da bize her türlü saygısızlığı, bozgunculuğu, insanlığa zarar verme hakkını veremez. İnsan yazdıklarından sorumludur. Saygı, kabul kültürü, hoş görü, bilgi çerçevesi içinde farklı düşünebilir insanlar, bu durum çok doğal, zaten böyle olmalıdır. Farklı yorumlar yeni yarınları doğurur. Her ne kadar yazar kendini o kültürün dışında bir yerde bile görse, bu mümkün değildir, armut ağacında yetişen meyve, ben elmayım dese bile ona buna kim inanır? Elbette sanatçı içinde bulunduğu toplumun olumlu ve olumsuz yanlarını eleştirir. Bu yüzleşme olmazsa olmazdır. Fakat saygısızlık, hakaret etme, küçük görme, bu sanat dışıdır. Yoksa zaten edebiyatta iyi-kötü konu yoktur. Sadece iyi yazılamamış konu vardır. Bir kurmaca da isim bile koyarken milli-manevi hassasiyetler önemlidir.
Velhasıl yazmaya başladığımızda yaratıcılık ve biçim bilgisi aşamasından sonra işin içine kültür ve medeniyet girer. Doğal olarak yazarlar içinde yaşadığı kültür ve medeniyeti bilmelidir. Aksi durumda Türkçeyi bilmeden Türkçe yazı yazmaya çalışmak gibi nafile bir uğraş olur. Büyük yazarlara bakıldığında bilhassa halk biliminden ve kültür ve medeniyet bilgisine sahip olduğunu ortaya çıkacaktır. Kendini bilmeyen başkasını da bilemez. Başkasını da bilmeyen kendini de bilemez. Bu yüzden dünya edebiyatını bilmeliyiz. Rekabet olmadan sanat da gelişmez. Mukayese etmeden sonuçlara gidemeyiz çoğu zaman. Yazarlarımızın dünyada tanınması için daha çok çalışmalıyız. Bu hem kültürün- sanatın gelişmesi için hem de dünyada bir karakter olarak tanınmamız açısından çok önemlidir. Altın topraktan çıkınca sanatçımız da toprağa girince kıymetli olmasın. Yazarlarımız, sanatçılarımız dünyada ne kadar biliniyorsa bizde o kadar tanınıyoruz demektir.
Şenol Tombaş

Check Also

“Halk Edebiyatı Dergisi Yayınları” 6. Tuzla Belediyesi Kitap Fuarı’nda !..

Share on Tumblr

Bir cevap yazın