Rengarenk Bir Dünyada Şen Şakrak Yaşasak

Özlem Korkmaz

Dünyanın en eğlenceli en renkli halkı olan Çingene’lerin Dünya Roman Günü kutlu olsun. Bugün mü? Hayır, 8 Nisan. (Burada mühim olan Dünya’nın onlara bir gün vermesi değil. Veya dünyanın birilerine bir gün isimlendirmesi de değil. Ancak şurada kutlamaya değer bir nokta var. Yeryüzünde en çoğunluğundan en azınlığına kadar; topluluklar, kavimler, aşiretler; şunlar, bunlar, onlar olmadan ötekilik kavramına hiç kimse bulandırılmadan herkesin varlığı kabul edilmelidir. Irkı, rengi, yaşam şekli, giyim tarzı, konuşması, örfü, gelenekleri sorgulanmadan saygıya layık görülmelidir. Siz hiç, bir botaniğin içinde çeşit çeşit çiçeklerin birbirlerine başkalık tasladığını gördünüz mü? Gül’ün Hatmi’ye, Çiğdem’in Defne’ye, Manolya’nın Lale’ye, Kamelya’nın Nergis’e, Fulya’nın Gelincik’e, Papatya’nın Sümbül’e üstünlüğü olabilir mi? Hatta güzelliği arttıran onların biraradalığıdır.
Biz insanlarda da böyle olmalı değil mi? Dünya üzerindeki bu değişiklik olmasa, herkes birbirinin aynı olsa dünya ne kadar daha sıkıcı bir yer olurdu. Bu renkliliği yaşamak ve yaşatmak lazım.
Türkçede Roman sözcüğü de sıklıkla Çingene anlamında kullanılır. Peki; bu en renkli topluluk olan Çingene’ler, kimlerdir ve tarihleri nereye dayanıyor? Yaptığım araştırmada; eldeki bilgilere göre Çingene’ler V. yüzyıldan itibaren -kimi kaynaklarca onuncu yüzyıl- Hindistan’dan kopmaya başlıyorlar. Bu kopuşa bir kaç sebep gösterilmekle beraber görüşlerden biri; dönemin Hindistan’a hükmedenlerinin bu halkı yerleşik olmaya zorlamaları ve onların da bu gezginci yaşamlarından vazgeçmemeleri ve doğal olarak bunu izleyen göçler. Bizde Roman ve Çingene, Hindistan’da Zingar ve diğer dillerde farklı adlarla anılan bu topluluğun aslen de Hint kökenli oldukları belirtiliyor. Her ne kadar kimi araştırmacılar onların esas vatanlarının Mısır olduğunu söylese bile, bu söylemin Çingene’lerin uzun süre Mısır’da kalmalarından dolayı olduğu düşünülmekte. Bugün Çingene’ler; Avrupa’nın çeşitli yerlerine, İran, Belûcistan gibi Asya memleketlerine, Mısır, Kuzey Afrika ve Amerika’ya dağılmış durumdalar. Bu dağılım kollara ayrılıyor; önce Suriye üzerinden Mısır’a ve oradan da deniz yoluyla Avrupa’ya geçiyorlar. Diğer kolu da İran üzerinden Hazar denizinin kuzeyini takip ederek Romanya yoluyla Balkanlar’a ulaşıyorlar.
Çingene’lerin genel olarak tercih ettikleri bu göçebe hayatları bir kısmını zaman içerisinde yerleşik düzene mecbur bırakmış. En belirgin özellikleri dil, gelenek ve yaşam biçimlerine bağlı olmaları iken bu durum göçebe olanlarda devam etmiş ancak yerleşik düzene geçenler, birlikte yaşadıkları halkın dillerinden etkilenip zamanla Türkçe ve Rumca kelimeler kullanmaya ve kendilerine has olan adet ve yaşam şekillerini terketmeye başlamışlar. Ancak yine de içlerinde hep bir göçebelik ruhu kalmış. Tıpkı ruhlarındaki müziğe olan ilgi gibi. Nerede bir Çingene topluluğuna rastlasanız orada mutlaka müzik ve eğlence görürsünüz. Hatta yapılan araştırmalarca hiç bir etnik topluluğun bu kadar müziğe merakı olmadığı da tespit edilmiş. Bazen bu farklı ve renkli yaşam şekillerinden dolayı gittikleri yerlerde dışlandıkları da olmuş. Ancak Osmanlı Devleti dönemine bakıldığında Çingene’ler asla dışlanmamış, her türlü hukuki hakları da korunmuştur. Hatta orduda yardımcı kuvvet olarak görev aldıkları da olmuş.
İlk kez 1051’te İstanbul’da, 1068’te de Edirne’de nüfus kayıtlarına geçirilmişler. Aynı tarihlerde, Avrupa’nın birçok ülkesinde gezgin çalgıcı ve falcılardan oluşan bazı göçebe toplulukların kayıtlarına da rastlanıyor. İlk hukuki düzenleme ise Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış. İstanbul’un fethinden sonra şehre gelerek önce Galata surları dışında Kasımpaşa’da Çürüklük denilen yere iskân edilmiş ve daha sonra Ayvansaray, Sulukule, Sultan mahallesi ve Üsküdar’da Selâmsız mahallesine toplu halde yerleşmişler. Bugün de bu semtlerde yoğunlukları görülüyor. Bunların içinde İstanbul’un en ünlü Çingene yerleşim birimlerinden sayılan Hacı Hüsrev, Çingene’lerin yerleşik düzene geçtikleri ilk mahalle olarak bilinmekte. 477 yılında yapılan nüfus sayımına göre -muhtemelen göçebeler hariç- 31 Çingene hanesi bulunduğu görülüyor. Türkiye’de yoğun olarak yaşadıkları yerler ise özellikle Adana (Cono aşireti) olmak üzere, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Düzce, İstanbul ve İzmir.

Müziğe ilgilerinin yanı sıra farklı alanlarda da çalıştıkları görülmekte. Bunlar çoğunlukla eski göçebe yaşamlarına uygun işler olmakla birlikte genel olarak kadınlar falcılık bohçacılık yapıyor, dileniyor ya da dans ediyorlar. Erkekler ise çalgı çalıyor, kap kacak lehimciliği, kalaycılık, hayvan ticareti, hayvan eğiticiliği gibi işlerle uğraşıyorlar. Geçmişte atlarla çekilen arabalarla yapılan göçlerde bir süre sonra kamyon ya da karavanlar kullanılıyor. Günümüzde de motosikleti ailecek kullandıkları ulaşım aracı olarak görmek mümkün.
Çingene meslekleri arasında demircilikte meşhur. Özellikle demircilik zanaatında oldukça mahir oldukları görülmekte. Süleymaniye Camii’nin inşaatı müddetince (1550-1557) “seng-tıraş” kalemlerinin ve iskeleler için gerekli olan çivilerin Çingene Derviş tarafından imal edilip onarıldığı bu inşaatın şantiye defterlerindeki muhasebe kayıtlarında bulunduğu belirtiliyor. Bunun dışında; nalbantlık, bakırcılık, kalaycılık, sepetçilik, elekçilik, altın arayıcılığı, seyislik, şifacılık, falcılık, ayı oynatıcılığı, akrobatlık, müzisyenlik, çengilik, bohçacılık, gemi yapımcılığı, oymacılık, madencilik, kâhinlik şeklinde sıralanıyor.
Her ne kadar toplum tarafından ara sıra dışlanmış olsalar da ülkemizde şu anda da her türlü hukuki hakları korunmakta. Zaten birlikte yaşadığımız bu dünyada hiç kimsenin bir insanı dışlamaya hakkı yoktur.
Bu renkli hayatın sahipleri olan Çingene’lerin bu rengarenk yaşamları tarih boyunca sürekli merak ve ilgi konusu olmuştur. Bu da zaman içerisinde yaşamlarına dair koleksiyonlar oluşturulmasına ve hatta bu koleksiyonların müze haline getirilmesine kadar varmıştır. Bugün dünyanın belli yerlerinde Çingene yaşamını ve kültürünü yansıtan müzeler var. Özellikle, erken dönem Çingene kartpostalları- resimleri ile her türlü kullanım eşyası ve giysileri tematik koleksiyon yapmaya çalışanlar tarafından toplanıyor. Tabii bu biriktirilenler koleksiyon olarak zenginlik kazandığı gibi bir araya geldiklerinde bilimsel araştırmalara da yardımcı oluyorlar. Bu da Çingenelerin tarihi hakkında, toplumsal yapı ve değişiklikler hakkında daha fazla bilgi demek. Çünkü Çingene’lerin kendilerine has bir dilleri var ama yazıları yok. Yazıları olmadığı için de bu bilgilere kendi ağızlarından ulaşmak daha zor. Tabii yaşadıklarını en iyi kendileri biliyorlar.
Nitekim, derin tarihi ve sosyolojik incelemeler yapıldığında bu göçebe yaşamın ve gittikleri yeni yerleşim alanlarının beraberinde getirdiği zorluk ve sıkıntılara rastlamak kaçınılmaz.
Nisan 1971’de, Çingene’lerin bu sorunlarını tartışmak üzere Londra yakınlarında ilk Uluslararası Roman Kongresi toplanmış. Bu kongreye atfen de, 1990’dan itibaren 8 Nisan Dünya Romanlar Günü olarak ilan edilip kutlanmaya başlanmış. Ancak meseleler, başta da dile getirdiğim gibi, bir Gün içerisine hapsedilip bir sonraki Gün içerisinde hatırlanacak şekilde ele alınmamalı.
Üzücü ve aynı zaman da çokta garip olan şu ki; insan olarak doğumumuzla beraber getirdiğimiz ve üzerinde hiç bir seçim hakkımız bulunmayan özelliklerimiz ile bir başka insan için üstünlük ya da tersi statüleri belirlemek cehaletinde bulunuyor olmak. Sadece Çingene’ler değil aynı başlık altında bugün dünyanın bir çok yerinde ikincileştirilen, sınıf ayrımları konulan nice topluluklar var. Her birinin sorunlarının ele alınıp dünyaca çözüm bulunmasını temenni ediyorum.
Bugün ben nerede bir çingene kızı görsem çok mutlu olurum. Yüzüme onun örgülü ya da papatya sarısı saçlarından bir tebessüm yayılır. Hele o tombul yanaklı kara gözlü kara çocukların -kendileri de kara kelimesini kullanıyorlar- ne de güzel gözleri vardır. Yanık tenlerinden hemen ayrılan içi dolu gülüşleri. Hele çingene kadınının o vurdumduymaz ama yere sağlam basan emin adımlı yürüyüşü, ayağındaki terliğin “Bu hayatta biz de varız.” gibi bir ses çıkardığını duyar gibi olduğumuz ve kendine güvenli, tok gür sesiyle “Kalaycı, bohçacı, eski alırız” sözleri hep dikkatimi çekmiştir. Üzerindeki rengarenklikten daha bir renkli karakteri vardır, çoğu zaman görülmeyen. Kulaklarındaki altın küpeler, saçlarının altından iki taraflı geçirdikleri boncuklu yemeniler, ağızlarındaki sakız, giydikleri renkli şalvarlar, etekler kendilerine özgüdür hep. Mutlu insanlardır. Sanki dünya yansa umurlarında değildir. Peki öyle midir sahi. Kim bilir içlerine attıkları ne dertleri vardır anlaşılmayacaklarını bildikleri için söylemedikleri.

Sattıkları çiçeklerden daha renkli ruhları “Bu güzel kıza bir çiçek almaz mısın?”, topladıkları eskilerden daha eski hatıraları “Eski alırız.”, ettikleri dualardan daha çok dilekleri “Allah ne muradın varsa versin?” var olan bu insanlar da yaşıyor bu kocaman olup kimsenin sığamadığı Dünya’da.

Özlem Korkmaz
17 Haziran 2021

Check Also

Alın Teri…

Alın Teri… Merhaba değerli okurlarım… Kısa bir aradan sonra yine sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyduğumu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir