Bu Dünya Bu İnsanlardan Ne Çekti!

Özlem Korkmaz


Bu Dünya Bu İnsanlardan Ne Çekti!

ABD’nin Califorrnia eyaleti, tarihin ikinci en büyük yangınına sahne oluyor. Yaklaşık 450 bin dönümlük arazi kullanılamaz halde. İtalya’da ise 650 kadar kovanın yanması yüzünden, 30 milyon kadar arının yok olduğu tahmin ediliyor. Peru’da yangınlar 1000 hektar ormanlık alanı kül etti. Brezilya’da son 5 yılın en şiddetli yangınlarına sahne oluyor.Rusya’nın Yakustan Özerk Cumhuriyetin’de 100’e yakın aktif orman yangını bulunuyor. (TRT HABER 9 Ağustos 2021)

Türkiye’de zaten “Hu hu Komşu Dağ Nerede? Yandı bitti kül oldu komşunun oğlunun getirdiği inci boncuklar. Ne olacak şimdi ağaca çıkan karakedi ve ağacı kesip suya düşen balta. Bir de suyu içen inek var. Nasıl sönecek şimdi bu yangınlar? Tamam seferber olduk ama niye yanmadan önce düşünmüyor bu insanlar? Biz insanlar…

Hani çok çeken insan çabuk yıpranır derler ya! Doğamızın bu hale gelmesi de çok çekmesinden olabilir mi? Hiç kuşkusuz. Acımasız ve hodgam bir insanın başka bir insanın yıllarını baltalayıp, günlerini testereledikten ve saatlerini birer birer oyup ilk halinden uzaklaştırdıktan sonra ömrünü solmuş, sararmış adeta “Sanki o insan gitmiş, başka bir insan yerine gelmiş.” deriz ya; aynen öyle – son kaç yıldır bu aynen öyleye yapışıp kalan dilimize inat – ta kendisi diyorum. Sonra ağaç kesilip halkalarına bakarsınız da yaşı ortaya çıkar ya. Aslında az çok dışardan da kendini belli eder ama yaşının en doğru tespiti birbiri içindeki halkalar. Bilmem bunu duymadınız mı? İşte yapraklarını tek tek koparıp, dallarını kırdığımız, olmadı yüzünün üzerine bir çok çizgi kazıdığımız -ağaçta da bu yazılar kazılar çoktur- yılların yaşanmışlık çizgileri deriz hatta aslında yılların yaşatılmışlık çizgileri yatay, dikey, paralel, yamuk… vs o kırışıklıklarla evet insanı yamultan, kamburlaştıran diğer bir ifadeyle sadece geçen yıllardır mı? Yıllar mıdır? Son kelimenin yazım biçimine takılacaksanız bu dilbillimcilerin işi. Ben işin orasında değilim. Neresindeyim biliyor musunuz? Ağacın tam gövdesinden baltalanan yerindeyim. İnsanın diyordum işte ömrünü kesip biçip yakanlar hani. İşte o yakılan ömrün yıpranan insanın hali gibi doğamız. Çok çekmiş, saçları ağarmış, yıpranmış, solmuş sararmış insanın o yaşamdan lezzet almayan hali.

Kim çektirdi peki bu doğaya? Doğa dediğimiz şey nedir ki? Yani bu havaya, suya, toprağa, ağaca, çiçeğe, kuşa, yere göğe. Kim çektirdi, bitkiye, hayvana, insana. Düşünmeye ne lüzum var. İnsanın hizmetine verilmiş bu dünya, bu evrene kim neler çektirmedi ki? “Dünyamız ilk zamanlardında böyle miydi?” diyecek halim yok. Ama, “Dünyamız 100 yıl 50 yıl hatta şu yakın zamanda 20 yıl 10 yıl öncesi böyle miydi?” demeye bırakın da hakkım olsun. İster adına iklim krizi deyin, ister sanayileşme küreselleşme, ister nüfus artışı isterseniz de şu popüler “Doğanın intikamı”. Bir gerçek var ki insan insanı yıprattığı gibi insan, yaşadığı dünyayı da bu hale getirdi.
Hep suçluyoruz dünyanın kendisini. Bütün suçu dünyaya atıyoruz. Dünya insana çektiriyor diyoruz. Aslında dünyanın kimseye bir şey yaptığı yok. Var olduğu günden beri Yaratıcıdan aldığı emir üzerine sadece dönüyor. Ama onun üzerindeki insan da bir asilik var, O niye aldığı emre uymuyor. Bizim hizmetimize sunulan bu dünyanın kıymetini bilseydik bu hale mi gelirdi?

“Çevremizi temiz tutalım.” Bu büyük sloganımızın içeriğini hiç düşündük mü? Nedir çevremiz. Herkes evinin önünü süpürürse gibi, kimse komşunun üzerine halı silkelemesin gibi aşina cümlelerin varlığına sığınmayacağım.
Neden bilmiyorum – sizde de aynı şey oluyor mu? – çevre deyince yanına hemen “kirliliği” ifadesini getirecekmişim gibi geliyor. Şu an korona olmasaydı çevre kelimesini sokakta karşıma çıkan bir elli kişiye sormak isterdim. Ve muhtemelen büyük çoğunluğu bu çevre kirliliği kelimesini de kullanacaktı. “Kirlilik nedir?” diye sorsam, bu sefer de muhtemelen yere çöp atmak denirdi.
Okul sıralarında ezberletmekten tutun da, park ve bahçelere asılan ikaz panolarına kadar biz hep yere atılan kağıdı ve kağıdı atanı suçladık. Öğretmenin zorla yerden “Kağıtları, çöpleri toplayın!” demesinden evde ki annemizin evi temiz tutmak için çöp biriktirmemek gayesiyle sokağa fırlattığı -nasılsa çöp saati toplanacak-a varana kadar hep temizliği öğütledik. Halbuki; kirliliğin daha büyük boyutlu olduğunu atladık. Hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği, görüntü kirliliği – neyse ki moda ikonları sayesinde herkes tipine muntazamn dikkat etmeyi öğrendi, bir de o derdimiz yok- şimdiler de ışık kirliliği hatta bana kalsa inşaat kirliliği, haber kirliliği, sözcük kirliliği, para kirliliği..vs vs zaten geçiyorum da hayret etmeyin ama akıl kirliliği, duygu kirliliği dahi derim. Çünkü aklımızı o kadar çok çöp sayılabilecek bilgilerle doldurup, duygularımızı yönetmelerine izin verdiğimiz şahane ötesi diziler sayesinde -fazla bir dramatik, hep bir melankolik, ajite edilmişiz ki- herkes hassas, herkes depresyonda, herkes fazla duyarlı” Duyarlı, duyarlı da peki bu suçlu – Bir de suç kirliliği var. Eskiden suçların bile belli bir düzeni vard. Adı sanı belliydi. Şimdi yepyeni isimlerle alışılmadık suçlar türedi. Tür- edi. İnsan tür-ü ne yazık ki freudun dediği şu id varya o her ne ise onun için kendi türüne yakışmayacak neler türetti. – kim. Kim bu Dünya’nın düşmanı??

Bunları bir önceki paragrafta bırakıp ekosistemin altını çiziyorum.
Ekosistem yani herşeyin herşeyle iletişimi. Yani bu hert türlü kirden etkilenen şeyin adı bu ekosistem. Yaşam alanındakilerle yaşam alanı arasındaki sistem değil mi bunun adı.
Eee afili kelimelerle “Ekosistem etkileniyor.” demesi kolay. Peki ne etkiliyor?
Şimdi tek tek kükürtü, asit yağmurlarını, toprağa sızan radyoaktif maddeleri, uçucu külleri, ağır metalleri, erozyonu, yanlış tarımı, maden atıklarını, kalitesiz yakıtları mı suçlayayım? Yoksa geceyi gündüze çeviren ışık sevdasına mı deyineyim? Sanayi gelişimini, teknolojik ilerlemeyi, bilimin kat ettiği mesafeyi mi öveyim? Kimi şikayet edeyim kendime ve size.
Arabasının tesisatını arttıran Gürkan’a mı, bası titreten mahalleyi inleten Aynur’un müzik zevkine mi, Ahmet amcanın arabasının egzozuna mı yoksa fabrikasının filtresiz bacasına mı, sokak başındaki tek boşluğa zorla sığıştırılan inşaata çimento yetiştiren abiye mi, bir söndürüp bir yaktığı sigarasının ucunda ki dumana mı, pencereden çöp arabasına çöpünü atmaya çalışan Ayşe teyzeye mi, çöp arabasına yetişemediği için yere düşüp dağılan poşetten fırlayan pilin tanesine mi kime kızayım şimdi ben?
Bir kendimize gelelim arkadaşlar. Oturup sular bitiyor, havalar ısınıyor, buzlar eriyor, ormanlar yanıyor, toprak kayıyor, hayvanlar ölüyor deyip felaketi çağırmak yerine insanlık yaşlanıyor – korkarım Dünya’nın ömrüne de yetişmeyecek – diye bir kendimize gelelim. “Bir tek, bir kez, bir sefer” deyip geçmeyelim. “…ama herkes atıyor, …kimse görmüyor.” demeyelim.
“Bir insanın günlük ihtiyacı olan 15 m3 temiz havayı bir tek taşıt sadece 10 dakikada kirletiyor.” bilgisini az çok tahmin ederiz ama ben en çok duyduğumda bundan etkilenmiştim; “Deniz kaplumbağaları yumurtadan çıktıklarında, denizin üzerindeki ay yansımasını arıyorlarmış ama aşırı
aydınlatmalardan dolayı bir kısmı ayın yansımasını ayırt edemediği için açlıktan veya avlanmaktan dolayı ölüyorlarmış.”
Unutmayalım; Kadmiyumlu pil bir olimpik havuzun üçte birini doldurmaya yeterli 600.000 litre suyu kirletiyor. Bu da yaklaşık 11 kişininyıllık su ihtiyacına karşılık gelmektedir. Ve aynı şekilde yalan dolu bir bilgi haberi okuyan üç kişiden birini etkilese bu da bir beynin günde belki üç öğün bilgi kirliliğine uğramasına sebep oluyor. Kirden, pastan arınmış hassas ve pak kalplerin gezindiği gençleşmiş bir Dünya umuduyla. Çünkü umutsuzlukta bir duygu kirliliğidir.
Yazımı Gürkan, Aynur, Ahmet Amca, Ayşe Teyze okur mu bilmem. Okuyanlara selam olsun.

Özlem Korkmaz
Fot: Abdülmecit Efendi Köşkü “İçimdeki Çocuk” sergisinden

Check Also

Alın Teri…

Alın Teri… Merhaba değerli okurlarım… Kısa bir aradan sonra yine sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyduğumu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir