Bir Kibrit Kutusu Peynir

Özlem Korkmaz
Bir Kibrit Kutusu Peynir

Dilimize yerleşmiş ve hayatımızın bir döneminde yolumuzun kesiştiği yahut çevremizde rastlaştığımız, hiç olmadı görsel ya da işitsel kanallarla tanışıklığımızın olduğu bir kelimeden yola çıkmak istiyorum: Diyet… İsteyen perhiz de diyebilir veya rejim.
Ne demek diyet? Sözlük karşılığı; Sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyla uygulanan beslenme düzeni, perhiz, rejim.
Evet… Sağlığımızı korumanın yöntemini reçete eden bir program da diyebiliriz. Peki böyle bir programa neden ihtiyacımız oluyor, niçin her önümüze geleni yemek doğru bir beslenme şekli olarak görülmüyor? Buna bakmak lazım. Yani sindirim sistemimiz neyi yemesi gerektiğini, neyin kendisi için doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. İnsan bedeni kainattaki her şey de olduğu gibi hücresinden doku ve organlarına, sistem ve metabolizmasına kadar mükemmel bir varoluşa sahip. Çok yediğimizde karnımız ağrıyor, az yediğimizde başımız. Eksik yediğimizde şekerimiz düşüyor, fazla yediğimizde tansiyonumuz yükseliyor. Yararlı bir şeyi yediğimizi artan gücümüzden, dinçliğimizden, bize iyi geldiğinin alametini veren çeşitli iyi olma halimizden hatta sağlıklı görünüşümüzden anlayabiliyoruz. Havanın çok sıcak olduğu bir yaz öğlesinde bir sürahi soğuk ayranı kafaya dikmek ya da yorgun bir günün molasında bir demlik çay devirmek ya da “Ben daha uyanamadım, zihnim açılsın.” diye kahvaltı öncesi fincan çevirmek çok da fizyoloji, biyoloji, anatomi bilgisine lüzum arayan ihtiyaçlar değil.
Ama biliyoruz ki yabani bir otu ya da zehirli bir mantarı tükettiğimizde de vücumuz çeşitli tepkilerle bu dışardan gelen kendisi için zararlı olan şeye bir reaksiyon gösteriyor. Yani aslında midemiz, bağırsağımız kendisini iyi tanıyor ve buna göre bir çalışma prensibi geliştiriyor. Bizi de bundan farklı alarm şekilleriyle haberdar ediyor. Lakin anlayana!
Ya boğazımız… O bu konuda ne düşünüyor? Ağzının tadını bilmek deyimi bize her ne kadar iltifat gösterse de “Pis boğaz ile boş boğaz, beladan kurtulmaz.” atasözü de çok şey anlatıyor olsa gerek.
Bu yolun sonu bizi dengeli ve yeterli beslenmek klasik cümlesine ulaştırıyor. Sağlıklı olmak için bu yoldan gitmemiz gerekiyor demektir. Nedir bu dengeli ve yeterli beslenmek? İnsanın yaşaması için alması gereken temel besin kaynaklarını yani vücudun normal seyrinde işleyişi için gerekli olan protein, karbonhidrat, yağ, su, vitamin ve mineral içeren besinleri yeterli miktarda tüketmesi. Aşağı yukarı buna eklenebilecek sebze ve meyveleri yemeyi doğru zamanlama ve doğru bir arada kullanmayı sağlamak olabilir. Bunun içine besinlerin tüketim şekilleri, hazırlama, pişirme, kaynatma … gibi ayrıntılar da eklenebilir. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek istersek sağlık bakanlığının sitesinde ya da ek kaynaklarda ya da bir hekim nezaretinde bilgilenebiliriz.
Benim bütün bunları dile getirmemin nihayetinde bir sağlık programı, bir diyet listesi, bir beslenme reçetesi sunacağım zannedilmesin. Keza tıp tarihinin ilk rastlantılarında olduğu gibi genel mekanizmanın dışında besinler dahil tüketim önerisi kişiye özeldir.
Peki ya diğer tüketim materyalleri? Besinleri çıkaralım. Midemize giren her ne ise beynimizin ilgili bölümü ve kalbimizde pompalanan kan ile koordineli bir şekilde çalıştığını düşünmek detayını ters çevirirsek nereye ulaşırız? Buradan baktığımızda cümle biraz girizgâh içeriyor gibi ama biz modern çağın insanı sayısız uygulama, sınırsız pdf, anlık mesajlaşma, bir sürü görsel ve işitsel kanalları bir arada yürütebildiğimize göre zannediyorum cümle anlamı dışında çok da karmaşık durmuyor. Anlamı da dahil edelim. Açalım biraz. Cebirsel bir problemin işleyişi kadar aşamalandıralım. Neyi parantez içine alıp neyi parantez dışında bırakacağımıza karar verelim. Sonuçta bu işlem şuna eşittir: “İnsan tükettiklerinin toplamıdır.”
Beynimiz ve kalbimiz de tıpkı midemiz gibi bir organdır. Bunun ötesinde her şeye komut veren ve herşeyden veri alan bir yapının zihin ve duygu sahasıdır. Yediğimiz fazla ya da gereksiz şeylerin oluşturduğu neticeyi mide gibi belki asidik bir sindirme şekliyle izah etmez ama zihnimizin bir bu kadar en az bu kadar hızlı ya da sürece yayılan bir zamanlamayla reaksiyonu verecek kimyasal yapısı asla geri planda tutulamaz. Öyle olsa reklamlarda gördüğümüz bir yiyeceği niçin raflarda arayalım ki? Neden ilk önce o ürünü tüketmek isteyelim öyle değil mi?
Her önümüze geleni zihnimize yedirirsek, her ulaşabildiğimizi hafızamıza doldurursak, yararlı ya da zararlı ayrımı gözetmeksizin her bulduğumuzu yutarsak beynimizin kursağına giren her lokma -siz içini video, ses, söz, oyun, ne ile doldurursanız artık- her bilgi şuurumuzun boğazında kalır hatta beyin fesadı geçirebilir hatta bu zehirler kalbimize sirayet edebilir ve ölebiliriz. Madden nefes alsak bile ruhen soluksuz kalabiliriz. Ayrıca bu mesele mide yıkanması, serum takılması kadar kolay bir işlemle hallolabilecek bir mesele de değildir. Beynimizi yıkayıp arındırmak diğer bakışla yıkanan beynimizi arı duru hale getirmek öyle bir şişe vitamin dolu sıvıyı damarlarımıza enjekte etmeye benzemez. Yıkamadan yediğimiz şeylerin acısını karın ağrımızla öderiz, filtreden geçirmeden aldığımız her verinin başımızı ağrıtması gibi.
Düşünelim, ta çocukluğumuzdan bugüne gördüğümüz, duyduğumuz, şahit olduğumuz, içinde bulunduğumuz her ne var ise zihnimizden atabiliyor muyuz, hafızamızdan kazıyabiliyor muyuz? Ama “Geçen gün ne yedin?” sorusuna hatıra getirebileceğimiz bir cevabımız kolay olmuyor? Demek ki bizi yakinen ilgilendiren yaşama bağlayan gıda besin her ne takviye var ise hayatımızın bu kadar içinde yedik bitti diyemeyeceğimiz kadar kolay geçilmiyorsa – kaloriler- havada uçuşuyorsa ya da iştahsızlıktan bir kuru iskelete dönüyorsak oburca tükettiğimiz her tür dijital ya da analog dünya, kağıt ya da mavi ışıklı ekran, kütüphane ya da bilgisayar nereden bakarsak bakalım bizi yediklerimizden çok daha fazla ilgilendiriyor. Obezite olmuş beyinlerimiz, formunu kaybetmiş düşüncelerimiz, dengesini yitirmiş akıl yetimiz tüm bu tükettiklerimizden besleniyor. Elbet varlıklı bir dünyada olmak bir şükür sebebidir. Elimizin altında bulunan bu her tür nimete elbet yakın durmak hakkımızdır. Ancak herşeyden dengeli ve yeterli miktarda alarak. Yani ihtiyacımız kadar. Yani eleyerek, yani damıtarak zehrinden arındırarak…
Şaman’a sormuşlar: Zehir nedir? İhtiyacımızdan fazla olan her şey zehirdir” demiş.
İhtiyaçlarımızı doğru tahlil eden bir toplum ve birey olmamızı umuyorum. Diyet programımızı düzenlerken üç beyaz diye tuz, un, şekerin yanına üç cihaz diye televizyon, telefon ve bilgisayarı da koyalım. Neyi tüketirsek tüketelim kararında, yararında ve ayarında olmalı. Peynir gemisi lafla yürümez, uygulayalım.
Sağlıkla kalın…
21 Kasım 2022
Fot: Özlem Korkmaz

Check Also

Herkese Bir Sonbahar

Herkese Bir Sonbahar “…Ve güzel yaz günleri ne çabuk geçiverdi.” diyor Yaşar Nabi Nayır “Sonbahar” …

Bir cevap yazın