Bu Kulaklar Neler Duyuyor Böyle?

BU KULAKLAR NELER DUYUYOR BÖYLE?

Anıların, şarkıların ülkesine girme cesareti gösteren herkese merhaba. Hayatımızın hemen her alanında büyük yer kaplayan şarkılarla, onları ilişkilendirdiğimiz anılarımızı kuş bakışı çizmeye var mısınız, diye sormuştum “Müzik Tarihine Giriş” başlıklı yazıda. Geçmiş denizinde yüzmeye, müzik sanatının keşfedildiği ilk anları tahmine, eski çağlardan bu yana müzik eşliğinde kurulmuş hayallere yaklaşmaya hazırsanız tarih öncesi çağların “top 10” listesinden tutun da homo sapienslerin çılgın mağara partilerinde ne tür müzikleri tercih ettiğine kadar irdeleyeceğimiz bir yolculuğa çıkalım.

“Müzik” kelimesi Yunanca kökenli “Musike” kelimesinden gelmekte olup Yunan mitolojisine göre Tanrı Zeus’un kızları sayılan dokuz peri kızına “Muse” adı verilmiştir. Eski Yunanlar bu peri kızlarının tüm dünyanın güzelliklerini ve ahengini düzenlemekle görevli olduklarına inanmışlardır. Bugün hemen hemen her dilde kullanılmakta olan müzik kelimesinin, bu peri kızlarından dolayı Türkçe’ye “Müz” olarak geçen kökten geldiği kabul edilmektedir. Peki anlamlı bir konuşma dilinin olmadığı, dünyada az sayıda insanın ve daha çok hayvanın bulunduğu hangi zamanda söylendi ilk şarkı? Daha eskiye gittiğimizde, henüz İlkçağ’ın dahi başlamadığı zamanlara ilişkin kesin veriler bulunmamakla beraber Evin İlyasoğlu, ilk insanlar ile müzik arasındaki ilişkiyi şöyle özetlemiştir: “İlk insanın; doğa seslerini yansıtması, kendi sesini rüzgârın, denizin, kuşun sesine benzetmesi, ezginin doğması yolunda ilk adımlar olmuştur. Önce doğayı yansıtmak için sesini yükselten insanoğlu, sonra yalnızlığını unutmak, doğa güçlerine tapınmak için mırıldanmaya başlamış, korkusunu yenmek için çığlıklar atmış, daha sonra da ruhsal değişimine göre kimi neşeli kimi hüzünlü ezgiler yaratmıştır.” Bu durumdan ilk insanların çevresiyle iletişim kurarken işaretleri, okları, taşları ve nihayetinde çıkardığı basit sesleri kullandığı çıkarımını yapabiliriz. Homo sapiens etrafta duyduğu sesleri taklit etmeye çalışırken dünya üzerindeki ilk ezgiyi mırıldandı belki. Heyecanlandı; arkadaşlarını yanına çağırdı ve onlara keşfini gösterdi. Arkadaşlarının “Bu kulaklar neler duyuyor böyle?” şeklinde tepki vermiş olma olasılığı epey yüksek. Ferdinand de Saussure’nin “Sadece dil değil her türlü gösterge iletişimin bir ögesidir.” görüşünü baz alarak bu ihtimalde müziğin ilk kez iletişim aracı olarak kullanıldığını da ileri sürebiliriz. Hatta belki seslere tarihin ilk partisini verdiler o gece. Ya da bebeğini kucağına alan kadın, haykırarak ağlayan bebeğini susturmak için günlerdir gözlemlediği kuşlara özenerek değişik sesler çıkarmaya başladı. Kadim masalların temeli atıldı böylece; ilk ninni, doğmuş ve doğacak tüm bebeklerin uykusuna bir parça huzur oldu. Bu mümkün olabilir mi? Yoksa böyle bir tahmin imkanın sınırlarını zorlamak mı olur?
Diğer taraftan müziğin kökeninin kutsal olması gerektiği ve dolayısıyla dini özellikler taşıyan ayinler sonucu meydana geldiğini ileri sürenler var. Yukarıda tanrılar ile ilham perileri arasındaki bağlantıdan bahsetmiştik. Yunan mitolojisinde de müzik tanrısal kökenli olup Yunanlar bazı müzik aletlerini de onların icat ettiğine inanmışlardır. Örneğin; Hermes lirin mucidi olarak kabul edilmekte iken Euterpe ise genellikle elinde flüt ile resmedilmektedir. Benzer şekilde Hint mitolojisinde de üç ana tanrı olan Brahma, Şiva ve Vişnu ilk müzisyenler olarak kabul görürler.

Zaman içinde nesneleri birbirine vurarak ilk çalgıların temelini atan insanlar anlamsız sesleri ezgiler halinde söyleyip ilkel çalgılardan elde ettikleri seslerle anlamsız heceleri birleştirip hastalığa ve düşmana karşı kullanmışlardır. Müzik giderek insan hayatının ayrılmaz bir parçası olmaya başlamış ve nihayetinde alçı tabletlere ve papirüse yazılmış ilk formüller ortaya çıkmıştır. Gerek büyü ya da ayin yapmak için ritimlerin kullanılması ile gerek insanların kendini korumak için doğadaki sesleri taklit etmesi ile o dönemde müzik için devrim sayılabilecek gelişmeler yaşanmıştır. Müzik bir topluluğun ve dolayısıyla kültürün değerlerini yansıtmakla beraber insanlar arasında güçlü bir bağ ve iletişim kurmanın da önemli bir yoludur. Özellikle Sümer tapınaklarında verilen nasihatlerin daha etkili olması ve dinleyenlerin daha çok etkilenmesi amacıyla bu nasihatler ezgiler eşliğinde söylenmiştir. Müziğin insanlar üzerindeki etkisinin anlaşılması ve artması yeni müzik aletlerinin yapılması sonucunu beraberinde getirmiştir.

Günümüzde dünyanın en eski müzik aleti olarak kabul edilen altmış bin yıllık Neandertal ya da orijinal adıyla Divje Babe flütü çok önemli bir hazine olup tarih öncesi döneme ait müzik bilgisine yeni bir perspektif katmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere o dönem insanları da sofistike bir sanatsal ifade yeteneğine sahiptiler. Kendilerini, hayattaki amaçlarını müziği kullanarak ifade etmek istediler. Henüz betondan binaların, akşam trafiğinin, tüzel kişiliklerin, zalim enflasyonların olmadığı bir dünyada minik bir flütten bambaşka hikayeler anlatan ezgiler yayıldı dört bir yana. Öyle ya bazı şarkılar yeni ihtimallerin, sızısı lineer olmayan mihnetlerin yerini aldığı evrenlerde yankılanır. Shakespeare’in “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.” cümlesini Can Yücel, “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” şeklinde çevirmiştir. Ölüm ihtimal olamayacak kadar ciddi mesele kanımca ve insanı bir ihtimalin daha olduğuna ikna eden şarkılar biliyorum. Hayatımızın en önemli, en mutlu günlerinde; iyi ve kötü anlarında şarkılar hep bizimle. Bazen sıhhatli bir yalnızlığa eşlik eder, bazen çılgın aşıkları yalancı sevdalardan özgürleştirir; yeri geldiğinde ise kara sevdaya düşürür toy delikanlıları. Romatizma ağrısından uyuyamayan yetmiş sekizindeki Hasan amcaya, menopoza giren Nilgün teyzeye neşe getirir Süper FM. Yeğeni Aslı’nın düğününde Ankara havası oynamaya başlar amcası Ali, parmaklarını şıklatarak ve tabi kalçasını da kıvırarak; ayaklar sağa sağa giderken haykırır, “Vay canına yandığımın Ankara’sı, seviyorum seni.” Ankara’yı bir türlü sevemeyen kimseler bunu duyunca hemen Yahya Kemal’e atıf yapar: “Biz ise İstanbul’a dönüşünü.” Aynı saatlerde İstanbul’da ise aromalı kahve kokularının yükseldiği boğaz manzaralı kafede Vivaldi’den “A wish comes true.” çalmaktadır; martılar Vivaldi’nin dehasına saygı duysa da onların aklı fikri birkaç simit parçasındadır. Ali amca düğünde, martılar gökyüzünde oynayadursun dersten geç çıkan Aslı, 21.45 vapuruna yetişmek için nefes nefese koşar. Vapura binince o çok sevdiği cam kenarındaki kahverengi deri koltuğa yerleşir. Aslı’nın kulaklığından yayılan müzik sesi bir başkasının zihnine dolar; kahverengi gözler uzaklara dalar. Bu esnada martılara ne mi oldu? 21.45 vapuru Aslı’yı güvenli bir şekilde evine götürmek üzere hareket ettiğinde ve tabi yolcular, fotoğraflarda görünsün diye boğaz köprüsünün altından geçerken fırlattığında, simitler havalandı. Bir martının karnı doydu; İstanbul bunu duydu. Aynı anda aylardır üzerinde çalıştığı romanı mutlu son ile bitirmeye karar verdi yazarı ve bir plak yerleştirdi gramafona: “Bir aleme indim yalnız, yerde toprak gökte yıldız, bir yan susuz bir yan deniz,…”
Milyonlarca şarkı anbean farklı şehirlerde farklı hikayelere eşlik eder. Bazen de ait olmadığımız hikayelerden giderken başımızı yaslarız onlara; yoldaşlık ederler. Ülkemizde epey sevilen Marmaris/Datça-Fethiye/Köyceğiz ayrımındaki o ünlü tabelanın önünden geçerken hangi şarkıyı dinlediğiniz hatırınızdadır belki. Sıla Gençoğlu’ndan “Kafa nereye, biz oraya.” olabilir mi? O değilse bile muhakkak eğlenceli bir şarkıdır. Kim bilir, bir gece vakti aynı hayaller aynı şarkıyı dinletir bize. Bir düş kurarız; birkaç nota mutluluk fetvası getirir bize araflardan. Düş haberi göklere ulaşınca elindeki şimşeği azat eder Zeus; gökler damar damar olur, yağmur ile ünlenir düşlerimiz. Bir uçak yüksek irtifalara doğru hızla ilerler ve beraberinde çeşit çeşit hayal serpiştirir gökyüzüne; obur kediler, tombul köpekler bırakır bulutların üstüne, mutlu ihtimaller bırakır. Yeryüzünde şarkısı duyulur göklerin, güzel bir geleceğin.

“Müzik güzelse, verdiği tat bütün duygulara ayak uydurur. Mutlu insan, melodilerle mutluluğu, hüzünlü insan hüznü bulur.” diyor Dostoyevski, Beyaz Geceler’de. Farklı yollardan, farklı hikayelerden geçip ve her seferinde bir şekilde yaşamın ritmine ayak uydurup eve döneceğiz. Belki akşam yemeğinde ya da sonrasında bir kadeh şarap içerken, belki uykuya dalmadan sevdiğimiz şarkıları dinleyeceğiz; gün içinde yaşadıklarımız aklımıza gelecek. Şen kahkahalardan kalp kırıklıklarına atlayacağız; “Keşke öyle demeseydim.”, “Acaba bana kızmış mıdır?”ı kovalayacak. Oyun içinde oyun var; herkesin ve her durumun bir alternatifi var günümüzde. Fakat işte insanız, çiğ süt emdik; bin zahmeti olsa da yaşamaya gönlümüz var ve gülmeye tüm zorluklara rağmen.
Hatalarımızla bir daha olmaması üzerine mutabakata varalım; bize söylenen yalanları süzgece bırakalım. Süzülenler ders olur, elbet eklenir hayat şarkımıza; nimetten sayalım. Kendimizi götürelim bugünden ve birkaç güzel şarkıyla gözümüzün ferini. Eninde sonunda uykuya dalacaksak da herkese dinlediği şarkılarla mutluluğu bulduğu bir yarın dilerim.
Not: Yazıda geçen şarkıların söz yazarlarına, bestekarlarına ve dahi tüm müzik emekçilerine teşekkür ile…

Gülnihal ABAY

Bu yazıyı okudunuz mu?

Lügattaki Eksik Kelime

Lügattaki Eksik Kelime Üzüntü içinde çevirdim lügatın sayfalarını bayram akşamı; gözlerim dolu, güçlükle yutkunarak. Öyle …